E-Dergi Oku 
E-Bültene Abone Olun
 
VIESSMANN
DOĞAL ENERJİ
ALTENSİS

Kazdağları'nda Bir Dersin Ardından...

20 Ekim 2016 Perşembe / 17:35 | RÖPORTAJ
39. Sayı (Eylül-Ekim 2016)

Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Alper Akyüz tarafından düzenlenen Ekolojik Sosyal Girişimcilik Yaz Okulu'nda "Yeşil Binalar" üzerine kısa bir ders veren dergimizin yazarlarından ve Mimta Eco Yapı Ortağı Arda Moltay, Buğday Derneği işbirliğiyle düzenlenen bu yaz okulunu ve okulun ana kampı olan Çamtepe Ekolojik Yaşam Uygulama Araştırma Merkezi'ni (Küçükkuyu) Yeşil Bina okurlarına tanıtmak için Buğday Derneği'nden Güneşin Aydemir ve Bilgi Üniversitesi'nden Alper Akyüz ile bir röportaj gerçekleştirdi.

Arda Moltay: Bize GE280 dersiyle ilgili bilgi verebilir misiniz? Katılımcıları kimler?

Alper Akyüz: GE280 dersinin başlığı Ekolojik Sosyal Girişimcilik. Bu aslında biraz Güneşin’le birlikte uydurduğumuz bir terim, Sosyal Girişimcilik kavramı görece oturmuş, ekolojik girişimler denildiğinde de bir şekilde kast edilen anlaşılıyor. Ancak biz ikisini bir araya getirdik ve aynı zamanda Türkçe’deki “girişim” sözcüğünü İngilizce’deki iki farklı karşılığı olan “entrepreneurship” ile “initiative” terimlerini kapsayacak şekilde kullandık. Temel inceleme konumuz, bir şekilde ekoloji üzerinde yaptığımız tahribatı azaltmaya ve hatta onarmaya çalışırken aynı zamanda bir sosyal model de geliştiren iş yapma biçimleri. Yine buradaki “iş” sözcüğünü hem “business” hem de “work” karşılığı olarak kullanıyoruz. Dolayısıyla incelediğimiz örnekler gelir getirme amaçlı da olabiliyor, kendine yeterli topluluklar oluşturma veya altın madenlerine karşı taban hareketleri şeklinde de. Dersin çıkış noktasında ise ekolojik sorunlardan bahsederken ister istemez değinmek zorunda kalınan felaket senaryolarının ötesine geçip üretilen ve yaşama geçirilen çözümler için deneyimsel bilgi üreten kişi ve gruplara odaklanarak umut ve çıkış için ipuçlarını bulmak yatıyordu.
Ders, İstanbul Bilgi Üniversitesi Genel Eğitim Bölümü bünyesinde açılan seçmeli bir yaz okulu dersi. Dolayısıyla katılımcıların bir kısmı İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin çeşitli bölümlerinin lisans öğrencileri ve ders içi çalışmalardan not ve kredi alıyorlar. Dersi, Buğday Derneği ile ortak yürütüyoruz ve Buğday Derneği aracılığıyla not karşılığı olmadan derse katılmak isteyen, konuya ilgili katılımcılar da oluyor. Bu iki grup arasında ilk günden itibaren yaşanan kaynaşma ve iletişimin de ayrı bir katma değeri var.

Arda Moltay: Dersin programı neleri içeriyor?

Alper Akyüz: Dersin en önemli öğretici özelliği, katılımcıların Çamtepe gibi bir ekolojik yerleşkede bir hafta yaşıyor olmaları. Dolayısıyla her yönüyle ekolojik yaşamı olabildiğince deneyimlemiş oluyorlar. Bunun dışında hazırladığımız programda öncelikle dersin teorik omurgasını oluşturmak için gezegenin sınırları ve bu sınırlar içinde insan etkinliklerini kaynaktan atığa modelleme girişimlerini ele alıyoruz. Sonrasında ise Kazdağları yöresindeki ekolojik çiftlik, yerleşke, işletme ve proje örneklerini ziyaret ederek veya konuklar davet ederek, bu teorik eksen çerçevesinde tespit ettiğimiz sorunlara aynı eksen çerçevesinde üretilen yanıtları birinci elden öğreniyoruz. Sadece kırsalda yaşama geçirilen örnekleri değil, kentte yürütülen ekolojik sosyal girişimleri de davetli konuşmacılardan birebir öğrenmeye çalışıyoruz. Öğrenci ve diğer katılımcıların izlenimleri üzerinde düşünmeleri ve birbirleriyle tartışmalarını destekleyerek bir hafta sonunda kendi girişim fikirlerini oluşturma ve olgunlaştırmaları için bir ortam ve çerçeve sağlamış oluyoruz.  İlgilenenler, ders ve program hakkında ayrıntılı bilgiyi http://ekososyalgirisim.wordpress.com adresinde bulabilirler.

Arda Moltay: Çamtepe’yi biraz anlatır mısın? Ne zaman kurdunuz, nasıl kurdunuz, neler yapıyorsunuz sene boyunca?

Güneşin Aydemir: Çamtepe, bundan yaklaşık 11-12 sene önce Buğday ekibinden birkaç kişinin, “bunca yıldır insanlara bir sürü şey önerip duruyoruz, kısmen kendi yaşamlarımızda da yapıyoruz ama neden göstererek başka insanlarla paylaşmıyoruz?” sorusu üzerine imkanlarını birleştirmeleri ile gerçekleşti. Burası ekolojik soruları sorduğumuz, cevaplamaya çalıştığımız, denemeler yaptığımız, çoğunlukla yanıldığımız, yanılgılarımızdan öğrendiğimiz ve edindiğimiz deneyimi de paylaştığımız bir yer. “Ekolojik yaşam” denince akla gıda, doğa kısmı geliyor. Meselenin “yaşam” kısmı pek fazla ele alınmıyor. Biz burada daha çok yaşama vurgu yapıyoruz. Yaşamın içindeki her konuya dokunuyoruz. Her konuyla ilgili çalışan, ustalaşan uzmanlaşan insanları burada bir araya getirmeye çalışıyoruz; eğitimler, buluşmalar, atölye çalışmaları düzenliyoruz. Bir de Çamtepe’de sürüp giden bir yaşam var; yaban yaşam, insan yaşamı... Çamtepe gönüllüleriyle birlikte devam eden... Görünürde olanın yanısıra bir de görünmeyen bir bakım, onarım, yenilikler, denemeler ile süren... Yaz aylarında iklim müsaade ettiği için daha fazla ziyaretçi kabul edecek işler yapıyoruz. Sonbahardan itibaren içimize çekiliyoruz, kışın zaten soba başında kestane muhabbeti var bol bol.

Arda Moltay: Çamtepe neden ekolojik bir yerleşke? Enerjiyi ve suyu nasıl temin ediyorsunuz? Atıklarınızı ne yapıyorsunuz?

Güneşin Aydemir: Varoluş niyetinde, daha bina olarak temeli atılmadan çok önce planlanan iki nokta vardı Çamtepe’nin. Bunlardan biri planlaması, yapımı, yönetimi ekolojik yaşam için bir model olsun; bu yönde örnekleri denesin, bünyesinde barındırsın... Bu yönüyle bir öğrenim merkezi. Hatta daha yapmadan önce oturup düşünüyorduk, günün birinde Çamtepe ortadan kalkması gerekirse malzemeleri doğaya karışabilir olsun, çöp olmasın, dönüşsün diye. Yapımı sırasında hiç ağaç kesilmemiştir. Örneğin mimari tasarımı düşünülürken önündeki iki ağaç düşünüldü. Kullanılan malzemeler yakın mesafeden getirilmiş doğal malzemeler. Damı toprak dam. Çimento çok sınırlı olarak belli yerlerde kullanıldı. O da kesinlikle ana binada değil. Bunun dezavantajları da var elbette. Çok yoğun bakım gerektiriyor. Doğa o kadar güçlü ki içinde tuttuğunu hızla kendine katma eğiliminde. İkinci niyeti de buranın bir gösterim merkezi olmasıydı. Çok insan gelsin, tanışsınlar, paylaşsınlar, yeni şeyler öğrensinler istedik.
Çamtepe’de elektrik 4 tane panelle üretiliyor. Şebekeye bağlanabiliriz ama bağlı değiliz. Sınırsız elektriğin Çamtepe’de çok şeyi olumsuz yönde değiştireceğini düşünüyoruz. Bence insan yaşamında konforun sınırlanması gerekiyor. Sınırlanmadan bazı şeyleri anlamamız mümkün değil. Örneğin buzdolabı, çamaşır makinası gibi elektrikli aletleri kullanmıyoruz. Bazı ürünleri saklamak zor olduğu için ya yeteri kadar alıyoruz ya da mahrum kalıyoruz. Organik atıklarımızı ise büyük oranda çeşitli kompost yöntemleriyle dönüştürüyoruz.
Siyah ve kahverengi suyu birbirlerinden ayırıyoruz. Mutfaktan çıkan su ve damdan tahliye edilen suyla ufak bostanımızı ve ön avlumuzu suluyoruz. Bazı uygulamalar için minyatür örnekler oluşturuyoruz. Mini ölçekli minibaş hayvancılık yapıyoruz. Bir kovan arımız var, son 5 yıldır her bahar gelen kırlangıçlarımız, toprak solucanlarımız var. Bir köpek, bir kedi ve sahiplendireceğimizi umduğumuz 4 kedi yavrusu...

Arda Moltay: Biraz önce “doğa o kadar güçlü ki içinde tuttuğunu hızla kendine katar” gibi bir cümle kurdun. Bundan şunu mu anlamalıyız; doğanın var olma sorunu insanın varoluşu ile bağlantısızdır, doğa her zaman yolunu bulur ancak insanın var olması doğa ile ne kadar iyi geçindiğine bağlı. Adına ne dersen de, çevrecilik, sürdürülebilirlik, ekolojizm, bunlar bazen romantik, pastoral kaçış idealleriymiş gibi algılanıyor. Oysa ulaşılmak istenen hedef insanlığın sürdürülmesi, değil mi?

Güneşin Aydemir: Cevabı ne kadar biliyorum emin değilim aslında. İnsan olduğum için çok objektif olmayacaktır yanıtlarım. Ama doğanın mekanizmasına tabi olduğumuzu biliyorum. Bu dünyada tek bir damla içilecek su, tek bir molekül canlı bırakmamış dahi olsak doğanın kuralları işler. Bütün bu karmaşık düzenin içinde asıl soru, madem bu kadar akıllıyız, bu aklın gerektirdiği sorumlulukla yaşıyor muyuz? Her an sorulması gereken bir soru. Cevabı vermek kolay değil.

Arda Moltay: Biraz da Buğday Derneği’ne değinelim... Kırsal ile kent arasında köprü olan projeleriniz var, çiftçilerin aracısız satış yaptıkları organik pazarları koordine ediyorsunuz, TaTuTa ile çiftlik ziyaretleri, gönüllü çalışmalar organize ediyorsunuz. Çamtepe’den kente ve kentli yaşamına taşınabilecek ne tür bilgiler edindiniz bugüne dek?

Güneşin Aydemir: Çamtepe’de süregiden yaşam, kırsaldaki yaşam için bir oranda örnek olur, bir oranda olmaz. Biz burada denediklerimizle aslında yapılması gerekenden daha çok yapılmaması gerekenleri öğrendik. Ki bu doğru yolda olduğumuzu gösteriyor. Çünkü kırsala gitmek isteyen, bütün düzenini bırakıp yeniden kurmak isteyen insanlar için ne yapacaklarından çok, ne yapmayacaklarını bilmek önemli. Bize bunları söyleyen kimse yoktu. Biz tamamen düşe kalka öğrendik. Bu sorunla ilgili çok şey söylerim. Aslında söyleyebileceklerimle tez yapan insanlar bile oldu. Birkaç tane teze yardımcı olmuştum. Deneyim derseniz o kadar çok ki, ne ki herkesin deneyimi kendine. Benim öğrendiklerim bir başkası için hiçbir işe yaramayabilir. Dolayısıyla burası bütün bilgiyi vermek için yeterli değil ama şunu söyleyebilirim; her nerede yaşıyorsanız sürdürdüğünüz bir yaşamdan daha ekolojik bir noktaya gidebilmek mümkün! Nasıl ama, bilmece gibi değil mi? Bunun mümkün olduğunu söylüyorum. Hadi bu kentin ortasında yaşayan, işine benzin içen bir arabayla gidip gelen, plazada çalışan, gerçek gıda yerine sünger gibi hamburgerle beslenen, AVM’lerden alışveriş eden insanlar için cevaplanması çok kolay bir soru. Ama ekolojik pazarlardan alışveriş eden, tatillerini TaTuTa çiftliklerinde geçiren, evinde çöpünü ayıran, balkonunda domates yetiştiren, Kazdağı’nda maden kazılmasın kampanyasına imza atan, çocuğunu doğada yürüyüşlere çıkaran, üstüne başına ikinci el, el yapımı şeyler geçiren biri için söylüyorum bunu. Bu insan için bile “daha” ekolojik bir nokta var. İşte herkese tavsiyem, bu nokta nedir sorusunu her an sorsunlar ve cevabını arasınlar. Çünkü var. Benim Çamtepe’de edindiğim yegane bilgi budur.

Arda Moltay: Yeşil Bina Dergisi’nin temel konusu olan ticari ve endüstriyel ölçekli “Yeşil Binalar” alanındaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyim? Ekolojik krize yönelik yerinde ve hızlı atılmış adımlar olarak görüyor musunuz?

Güneşin Aydemir: İnsan barınaklarının ekolojik alternatiflerini ilgiyle izliyoruz. Bu alan gelişime her daim açık. Bir bina yaşam süresi içinde kendi varlığını ne kadar ekolojik kaynaklarla devam ettirebiliyorsa, varoluşunun onarımını ne oranda ekolojik yollarla yapıyorsa o kadar ekolojik. Bu, bir ölçeklendirme ve vadelendirme meselesi. Kısa, orta ve uzun vadedeki maliyetlere kendi ölçeğinde bakılması gerekiyor. Burada maliyetten kastım hem parasal hem de ekolojik perspektiften.
Bina deyince bir de içinde yaşayanların sağlığını düşünmek gerekiyor elbette.  Ekolojik krize hazırlıklı olmanın cevapları, “o” gün geldiğinde ne kadar kendi içinde yeterli olacak, krize ne kadar dirençli sorularında saklı. Bu elbette sadece binanın hazırlıklı olması ile değil, bina içinde yaşayanların da hazırlıklı olmasıyla alakalı bir konu. Bu anlamda binaların insanların tüketim odaklı alışkanlıklarını ters yönde değiştirebilecekleri, bu yönde yeni davranışlar geliştirebilecekleri farkındalığa da vesile olması gerekir. Ancak Yeşil Bina kavramında bu araçlar ne kadar mevcut, bu konu hakkında çok da bilgi sahibi değilim.

Alper Akyüz: Yeşil Binaların ekolojik krize yanıt verebilecek en önemli potansiyeli, bina ve yerleşimlere olan sistematik yaklaşımı, bunun için ürettiği yeni bilgi ve teknoloji ile oluşturduğu olumlu algı sonucu gelişen sembolik sermaye şeklinde belirtilebilir. Bu, krizlere dayanıklılık ve kriz sonrası hayatta kalmak için önemli bir potansiyel. Öte yandan tüketimi artırmaya, sınırsız büyümeye ve kâr maksimizasyonuna dayalı herhangi bir sistemin son kertede “yeşil” olması mümkün değil. Örnek olarak tüketimin mabetleri olan büyük alışveriş merkezleri operasyonel anlamda kendi kaynak gereksinimleri ve atık üretiminden kaynaklanan ekolojik ayak izlerini, gerek bina tasarımı gerekse de diğer yöntemlerle sıfırlayarak en üst düzey sertifikaları alsalar bile, ticari kuruluş olarak kârlarını maksimize etmeleri ancak birim zamanda içlerine girip çıkan tüketim mallarının artmasıyla mümkün, bu da doğa üzerinde hem kaynak çıkarma, hem de atık üretimi açısından giderek artan bir baskı yaratacaktır. Aynı zamanda özellikle verimlilikten söz ederken tasarruf edilenin başka bir kanala veya yatırıma yönlendirilmesi sonucu toplam tüketimin ve ekoloji üzerindeki baskının artacağını söyleyen Jevons paradoksuna da dikkat etmek gerekir.

Arda Moltay: Her ikiniz de tüketim alışkanlıklarının gözden geçirilmesi gereğinden bahsediyorsunuz. Bu noktada belki de şunu tartışmak gerekiyor; kurduğumuz düzenler, bina olsun, toplumsal yapılar olsun, ekolojik olmak adına bazı zorlamalar önermeli mi, yoksa ekolojik yaşama ancak bireysel ya da kurumsal gönüllülük ile mi ulaşılabilir? Biraz önce Güneşin, alışılmış konfor beklentisinin bir şımarıklık olduğunu ifade etti. Konfor sınırlarının dışına gönüllü olarak çıkıp çıkmamayı geçen günlerde İsviçre bir referandum aracılığıyla tartıştı. Seçenekler, 2050’ye dek hükümet politikalarının İsviçre’nin, tüm dünya İsviçre gibi yaşasa idi üç dünyaya bedel olan ekolojik ayakizinin tek bir dünyaya hükümet politikaları yolu ile indirilmesi, yani kaynak tüketimini kısıtlayıcı, sirküler ekonomiyi geliştiren önlemler alınması ya da Paris Anlaşması’nı sağlayacak yola gönüllü devam edilmesiydi. Gönüllülük tercih edildi (%36 vs. %64). Bu konudaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyim?

Alper Akyüz: Etki gücü olarak düşünürsek birisi ya da diğeri gibi bir seçim yapmak zorunda değiliz; ikisinin dengeli olarak kurulduğu ve kullanıldığı bir sisteme ihtiyaç var. Sadece zorlayıcı düzenlemeler, karar meşru ve temsil gücüne sahip kurumlarca dar anlamıyla demokratik olarak alınmış olsa bile, gerek iş dünyasının, gerekse de yurttaşları gönüllü katılımdan yabancılaştırma ve dolayısıyla buldukları her tür boşluktan yararlanmaya itecektir. Bu da başka bir adaletsizlik doğurur. Öte yandan bağlayıcı ve yaptırımı olan bir düzenleme yapmadan sadece gönüllü katılıma bırakıldığında ise özellikle piyasa koşullarının zorlayıcı olduğu durumlarda maliyet açısından ilk gözden çıkarılan önlemlerin, şirketlerin çevre ve emek koşullarını iyileştirmek için yaptıkları olduğunu gözleyebiliyoruz. Benzeri bir durum bireyler için de geçerli ve sadece gönüllülüğe bırakıldığında yaygın olarak benimsenmesini şansa bırakmış oluyoruz. Dolayısıyla ikisi birbirini tamamlayacak şekilde ilerlemeli.
Öte yandan her ikisinin de yetersiz olduğu durumda ister istemez ve gönüllü olup olmadığımıza bakmadan doğa bize yapılması gerekenleri ya da karşılaşacağımız bedelleri dayatacak ve hatta dayatmaya başladı bile. O zaman karşılaşacağımız etik sorun ise bu bedelleri ödemekte eşit olup olmadığımızdır.

Güneşin Aydemir: Geçilmesi ve geçilmemesi gereken bazı eşikler var. Ne ki bu eşikler sır gibi, kendilerini gösterdikleri zaman iş işten geçmiş olabiliyor. Doğadaki sistemler de böyle. Dünyanın yutakları ne zaman dolacak bilmiyoruz ama dolacağını biliyoruz. Bu soruyu “son sözü doğa söyler” diyerek bağlamak istiyorum. Doğa konuşmaya başlayınca çok farklı bir dünyada olacağımızı biliyoruz. Umarım insanlık, o an gelmeden -ki çok vakti kalmadı düşüncesindeyim- gereken sorumluluğu almaya gönüllü olur.

Arda Moltay
: Alper Bey, başlarken hedefin, “umut ve çıkış için ipuçları aramak” olduğunu söylemiştiniz. İpuçlarını yeterli hızda bulabiliyor muyuz?
 
Alper Akyüz: Hayır, maalesef bulamıyoruz ama şunu görebiliyoruz; toplumsal ve/veya siyasi irade ortaya konabilirse elimizde gerekli teknoloji var.
Yani sorun teknoloji veya ekonomik olup olmama sorunu değil. Krizin yıkıcılığı, yakıcılığı ve geriye döndürülemezlik olasılığı arttıkça demokratik olduğunu düşündüğümüz sistemlerin krize yanıt vermekteki kapasitesi, dolayısıyla meşruiyeti ve etkililiği giderek daha fazla tartışma konusu olmaya başlıyor. Ancak bizim ders içinde değindiğimiz girişimler başka bir türlüsünün teknolojik, ekonomik ve toplumsal olarak mümkün olduğunu ortaya koyuyor. Bunun da ötesine geçerek gerek krize dayanıklılık, gerekse de kriz sonrası yaşam için içerisinde fazlasıyla ipucu barındırıyor.

 

İlginizi çekebilir...

SEPEV Yönetim Kurulu Üyesi Tuğba Salman Gürcan: 'En Büyük Tehdit, Yanlış Yapılan Uygulamalar'

2012 yılında kurulan Sıfır Enerji ve Pasif Ev Derneği (SEPEV)'nin Kurucu Başkanı ve halen mevcut dönem Yönetim Kurulu Üyesi olan Tuğba Salman Gürc...
10 Mayıs 2018 Perşembe / 16:33

Panasonic Eco Solutions Türkiye Kurumsal Marka Yönetim Direktörü Aysel Daysal Özaltınok: 'Tüm Yeşil Bina Konseptli Projelerde Olmayı Hedefliyoruz'

Bina otomasyon sistemleri, son dönemde gerek evlerde gerekse işyerlerinde daha çok hayatımıza girmeye başladı. Sağladığı enerji verimliliğinin yanı sı...
6 Mart 2018 Salı / 22:27

Danfoss Global Bölgesel Enerji İş Geliştirme Direktörü Miha Bobic: 'Türkiye Altın Madeninin Üzerinde Oturuyor

Danimarka Konsolosluğu tarafından Kasım ayında düzenlenen 'Sürdürülebilir ve Enerji Verimli bir Gelecek için Bölgesel Enerji Sistemleri Konferansı...
30 Aralık 2017 Cumartesi / 17:39